Ana sayfa SİYASET Fikirleri hâlâ yaşıyor

Fikirleri hâlâ yaşıyor

22
0
Fikirleri hâlâ yaşıyor
Fikirleri hâlâ yaşıyor

Halit Çelenk’in kızı Serpil Çelenk ile o fırtınalı yılları konuştuk. Serpil Çelenk, “Denizleri de Mahirleri de yok ederek onların devrimci fikirlerini yok edeceklerini düşündüler. Tabii hayat bir kez daha onların yanılgısını suratlarına çarptı” diyor.

Fikirleri hâlâ yaşıyor

Latife TÜRKYILMAZ

Bugün 6 Mayıs Denizlerin idamının üzerinden 49 yıl geçti. Ne acı tesadüf ki Halit Çelenk’i de aynı tarihte kaybettik. Bugün konuğumuz Denizlerin arkadaşı, Halit amcanın sevgili kızı Serpil oldu. Kitaplarda okuduğumuz anılarda dinlediğimiz olayların tam ortasında yaşanmış bir hayat Serpil Çelenk Güvenç’in yaşadığı. Nerdeyse yarım asır önce tanıdığım Serpil’le Halit Çelenk’i, Şekibe ablamı, Denizleri, Mahirleri o büyük ve görkemli bir o kadar da acılarla yoğrulmuş günleri konuştuk.

Sohbetimize 1950’li yılların ortalarının Samsun’uyla başladık. Denize doğru salınan salıncaklarda mutlu bir çocukluktan Ankara Koleji oradan cezaevleri, işkencelere, ilk gençlik yıllarına uzandık.

“Samsun benim büyülü şehrim, her şey orada başladı. 51 Tevkifatı’nda bedel ödemiş halkını seven emekçi insanlar evimize gelirdi. Biz de onlara giderdik. Tahsin (Berkem) amcanın evine giderdik o zamanlarda. İşkence görmüş, tırnaklarını bile sökmüşler, ben sürekli ellerine bakardım, ilkokuldayım daha. Babam 13 sene Samsun’da avukatlık yaptı. Bizim Ankara’da yaşayabilmemizi sağlayan şey babamın orada biriktirdiği para oldu. Sonraları hep devrimci avukatlık yaptı. O dönemde de etrafımızda eski komünistler vardı. Babama sürekli ‘sen genç bir avukatsın iki komünistin davasına bakarsan hayatın söner, başkası baksın bunlara’ gibi uyarılar gelirmiş. Babamın tek cevabı, o insanlar yasaya göre savunulma hakkına sahipler, oldu.

Daha o küçük yaşta komünistleri iyi, dürüst, halka iyilik yapmak istedikleri için, güzellikleri paylaşmak istedikleri için, başlarına gelmeyen kalmayan insanlar olarak tanıdım. O çocuğun yüzüne tokat olup çarpan gerçek hâlâ aklımda. Bir de annemin çocukken bana okuduğu Nazım’ın Mavi Gözlü Dev şiirini ninni gibi okuması.”

Sepil bu sözleri söylerken gözleri buğulandı. Geçen sene kaybettiği annesinin ölümü hâlâ kabul edemiyor. Sevgiyle anıp Şekibe teyzemi sohbete Ankara günleriyle devam etti.

DEVRİM TEK HAYALİMİZDİ

“Ankara’ya gelişle birlikte artık ülkeye dair her tartışma evimizin içinde yaşandı. Türkiye İşçi Partisi kuruluş süreci ve devamından etkilenmemek mümkün değil. Kendi arayışımla bulmadım, kendimi sürecin içinde. Hukuk ve adaletin yara aldığı bir ülkede, adaletsizliğe karşı savaşan bir anne ve babanın çocuğu olunca, onlarla beraber veya ayrı, nerede haksızlık varsa orada karşı durmak onun yaşam biçimine dönüşüyor. Böylece çocuk yaşlardan itibaren anne babasının mücadele arkadaşı oluyor.”

Serpil’in üniversite tercihi de netameli olmuş. ODTÜ’ye girmek ister, iktisat mı okusa, yoksa doktor mu olsa derken, kalıyor elinde tek Hacettepe Kimya Mühendisliği.

“Kararsızlığımın nedeni elbette devrim sevdası. Orada okumuşsun, burada okumuşsun, bizim öyle okumakla, düzenin bir parçası olmakla falan alakamız yok. Üniversite okuyacağız tabii ama bizim asıl derdimiz tüm dünya gençliği gibi devrim yapacağız. Düşün Vietnam’da Amerikalılar yeniliyor, Küba’da devrim olmuş. Bir milyarlık Çin devrim yapmış, başında Mao. Sovyetler Birliği revizyonist falan ama yine de var. Bütün Asya, Afrika ve Latin Amerika ayakta. Kahramanımız Che ortada. Yani şimdi kalkar da sen hangi bölüme gireceğim diye düşünür müsün? Önce devrim sonra üniversite. Benim kimya olayım böyle.”

Serpil Çelenk Güvenç de kuşağının tüm gençleri gibi gözünü TİP’in içinde açmış. Üstelik anne ve babası da orada daha doğrusu kimler yok ki.

“Mehmet Ali Aybar, annem ve babamın üniversite hocası. Çok güveniyorlar ve seviyorlar. Hemen TİP’e kaydoluyorlar. Hayatlarında ilk ve son kaydoldukları parti. Babam TİP’in bütün Karadeniz ve özellikle Samsun örgütünü kurdu. TİP’in Genel Yönetim Kurulu, sonradan Merkez Yönetim Kurulu Üyeliği, Ankara İl sekreterliği yaptı. Partinin bütün davalarına bakıyordu. Annem merkez ilçe başkanıydı. Aynı zamanda TİP’in 1965 seçimlerinde seçim kurulundaki temsilcisiydi.

Ortaokuldayken, okuldan sonra soluğu partide alırdım. O zaman Angora Pastahanesi vardı Kızılay’da. Orada TİP’in merkezi vardı. Sokakta gazete satacaklar için gazete katla dediler. Bayılıyorum ben gazete katlamaya. Etiketliyorum, hazırlıyorum, kutulara koyuyorum ve annemi bekliyorum.

TİP miting yapıyor Tandoğan Meydanı’nda. Elektrik vermiyorlar. Bizim evden elektrik çekiliyor. Eve gelen konukları düşün Hasan Hüseyin Korkmazgil, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran… Hayal kuruyorum. Mehmet Ali Amca Cumhurbaşkanı, Behice Teyze başbakan olacak Türkiye’de devrim olacak. Gerçekten müthiş bir olaydı.

Che’nin öldüğünü haber aldığımda yaşadığım. Ağlamaktan gözlerim şişmiş. Mihri Belli geldi babama bir şey söyleyecekti. ‘Sana ne oldu’ diye sordu. ‘Che öldü bugün dedim’ ama ağlamaya devam ediyorum. Bak dedi, ‘37 yıl yaşadı ama 37 yılda bir devrimi yaptılar, başka bir devrimi yapmak için gitti. O hayatını dolu dolu yaşadı bir devrimci olarak, ağlamak gerekmiyor. Ağlama dedi. Unutmayacağız, unutturmayacağız’ dedi. Sustum sonra, içimden ağladım.

12 MART VE ACI

O yıllar hızla büyüdüğümüz yıllar oldu. Acı günler kapımız çok hızlı çaldı. Kaya’yla nişanlandığımızın 20. günüydü. 1972 Temmuz, Yılmaz Güney’in “Baba” filmine gideceğiz ben böyle şık bir elbise giymişim üzerime. Kaya’yı ve annesini bekliyoruz ailecek. Fakat Kaya bir türlü gelmedi. Annesinden bir telefon geldi, oğlumu bir arabanın içine atıp götürdüler diye. Biz tabii hemen anladık. Ben gittim yanına onu sakinleştirmeye, gerekenleri yaptım. Sonra bizim eve gelip baskın yaptılar. Bunlar aldılar beni arabaya bindirdiler oradan kontrgerillaya. Orada bir on gün geçirdik. Sonra Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na. Tutuklandım. Orada kimler yok ki. Sevgi Soysal vardı, Taylan Özgür’ün annesi Necla abla, Behice Boran. Taylan polisin sokakta vurduğu ilk faili meçhuldü.

Necla ablanın bir küçük oğlu var Tarhan Özgür diye. Tarhan da, Kaya’nın tutuklandığı, Sevim Ablaların (Sevim Belli), Seyhan Erdoğdu’nun, Mihri Belli’nin filan olduğu Vahap Erdoğdu ve arkadaşları diye geçen davadan aranıyor. Ve Necla ablayı da alıyorlar. Çocuğunu öldürdükleri yetmiyor. Kendine ve oğluna karşılıklı işkence yapıyorlar. Necla abla geceleri uyuyamaz konuşmazdı. Ağlamıyordu da konuşmuyordu da. Bir süre sonra, Kaya’nın kuzeni Siper’i getirdiler.

Onu anlatmak çok zor. Siper o kadar işkence görmüş ki sadece falaka falan değil. Çok aceleleri vardı ağır işkence yapsınlar ki Belli’yi yakalasınlar. Mihri Ağabey Siper’i beklediklerini biliyorlar. Siper konuşmuyor, Mihri Ağabey kaçıyor. Kızı Ankara’ya getiriyorlar bir de o hırsla Ankara’da işkence… Siper’i getirip attılar Yıldırım Bölge’ye. Çok kötüydü. Benim bir de akrabalık var, onu Kaya’nın kız kardeşi kabul ederdim. Bir gün ‘Siper Güvenç gelsin, savcıya götüreceğiz ifade verecek’ denildi. Savcıya götürüp ifade verme lafı işkenceye götüreceğiz demek. Siper ‘ben bir daha gidersem ölürüm’ dedi. Biz de yollamıyoruz dedik.

Siper’i de ortaya aldık. Necla ablaya nasıl bir güç geldiyse, Siper’in önünde taştan duvar gibi durdu. Gelip Siper’i çekip almaya uğraştılar. Adamlar ellerinde sopalarla, coplarla bir grup asker. İyice bir dayak yedik ana vermedik. Ve bir daha girişmediler.

Çelenk ailesi 6 Mayıs’ı en acı yaşayanlardan hiç kuşkusuz. Serpil’e o günleri de sordum;

“En iyilerimizi kaybettik. Mahirleri düşün. İdamla yargılanıyorlar, yurtdışına gitmeleri gerekiyor, başka çare yok. Ama gitmediler. Sanki kaçmış olsalardı yurtdışına, herkes hepimiz buna sevinecektik.”

Denizler yakalandıkları zaman bunlar 146/1’den asmayı kesinkes kararlaştırdılar. Ali Elverdi’nin babama söylediği; “Bu iş başka iş, Halit Bey siz elinizden geleni yaptınız. Siz aslında hukuken yapılabilecek her şeyi yaptınız ama bu kararın hukukla ilgisi yok” diyor. Mahirlerin Kızıldere’de yaptığı büyük, müthiş bir dayanışma, müthiş bir insanlık, yüce bir ahlakın yansımasıydı. Sosyalist ahlak orada harekete geçti. O davranışı göstererek ortaya koydukları özveri eşsiz. Yani gönlüm onlara hiçbir şey olmasın isterdi. Ama biz hakikaten birlikte direnme, dayanışma, özveri arkadaşı için ve ya dava için kendini feda etme nedir bunu yaşadık. Görkemli, dünyada eşi benzeri olmayan bir dayanışma, zirve noktası Türkiye’de Kızıldere’de yaşandı. O çocukları orada katletmek istediler. Yok etmek istediler. Denizleri de, Mahirleri de yok ederek onların devrimci fikirlerini yok edeceklerini düşündüler. Tabii hayat bir kez daha onların yanılgısını suratlarına çarptı.”

Bizim kuşak, bizden öncekiler, sonrakiler büyük acılar yaşadı. Bu acıyı en çok yaşayanlardan bir de Serpil oldu. En çok etkilendiği anları sordum. O kadar çok ki…

“Uç noktası, Denizlerin asıldığı ve bizim sabaha kadar babamın eve dönmesini beklediğimiz gece ve babam eve döndüğü zaman ben babamın saçlarının beyazlaştığını ve yüzünün de resmen yeşil gri bir renk aldığını gördüm. Sonra adamın 20 kilo verdiğini. Geceleri hiç uyuyamadığını… Yani bütün o çektiklerini hiç kimseye söylemeden kendi kendine annemle paylaşarak katlandığını, o dönemleri ne kadar kötü yaşadığımızı biliyorum. Ama belki de tuz biber eken olay, İlhan’ın öldürülmesiydi. Ben MTA’daydım o gün. İlhan ile çok yakındık biz, çok güzel bir arkadaşlığımız vardı. 12 Eylül’de o olay da tokat gibi indi yüzüme.”

Serpil bir nefes alıp
devam ediyor…
“Alpaslan gelirdi mesela annemlere. Son gördüğümden birkaç gün gün sonra Nurhak’ta öldürüldü. Bir gün önce bu çocuk annemlerin evinde bir gün sonra Alpaslan yok. Sinan Cemgil gelirdi. Çok da iyiydi, çok severlerdi, çok sık gelirdi. Vurdular Nurhak’ta. Şimdi düşünüyorum da ne kadar çok ölmüşüz. Ne kadar çok güzel insanı, ne kadar çok devrimciyi yok etmişler. Bir gün mutlaka tüm bunlara bir cevap verilecek. Sanırım en güzel cevap da emekçi sınıfının iktidarı olacak. Bir adam dedi ya gülme sırası bize geldi diye dünyanın bütün ülkelerinde gülme sırası dünyanın emekçi halklarına gelecek gülme sırası ben buna 70 yaşımda hâlâ inanıyorum.”

Serpil’in gençlere de
sözleri var elbette.
“Latife şöyle düşünüyorum. Denizlerin son sözleri gibi, Mahirlerin Cihanların inançları gibi, biz sınıfsız, sömürüsüz, bir dünya olmadan bir emek iktidarı kurulmadan hiçbir sorunun temelli olarak çözülmeyeceğini düşünenlerdeniz. Aynen 1968 gibi. Denebilir ki o dönemden bugüne 50 yıl geçti dünya değişti. Bizim dönemimizden daha kötü bir dünya var. Çalışan insanlar, emekçiler, dünyanın bütün emekçi halkları için yaşam daha kötüleşti. Egemenler, emperyalistler, tekelci sermaye gülüyor ve cebini dolduruyor onların kârları yükselmeye devam etti. Yoksulluk, kötülük, katliam arttı.
O zaman bundan başka ne çözüm olabilir ki? Ve ben eskiden olduğundan daha fazla toplumların bağımsızlığa demokrasiye ve sosyalizme ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bizim tek derdimiz bunu genç kuşaklara, genç emekçi kuşaklara, işçilere, köylülere, aydınlara, üniversitedekilere bunun doğruluğunu anlatmak. Örgütlenerek anlatmak başka çare de göremiyorum. Yeni bir keşfedilmedi. Örgütlenerek örgütlü mücadele vererek dünyanın her yerinde çok güçlü olduğu sanılan, ama o kadar da güçlü olmayan egemen sınıfların olduğu yerlerden aşağı inmeleri ve emekçilerin kendi iktidarını kurmaları. Yani bunu hem anlatmamız, hem bu yönde herkesin bir mücadele vermesi bunun da en iyisinin gençliğin öncülüğünde yapılabileceğini düşünüyorum. Söyleyebileceğim bu. Yolunuz açık olsun, yolunuz sosyalizmin ışığıyla bol bol aydınlansın. Marks’ın, Engels’in, Lenin’in, Stalin’in bütün devrimcilerin Castro’nun, Rosa’nın Che’nin ışığıyla aydınlansın.”

***

Unutulmaz ilk tanışma anı

1973 Yılında MTA Enstitüsü’nde çiçeği burnunda bir kimyager olarak çalışmaya başladığımda; dost ve entelektüel bir çalışma ortamındaydık. Bir gün odanın kapısı açılıyor ve içeriye uçuşan, kumral, upuzun saçlarıyla heyecanla bizlere ‘merhaba’ diyen Serpil giriveriyor. Hepimiz şaşkınız, bu capcanlı, parlak gülüşlü güzel kızın Deniz Gezmiş’in avukatı Halit Çelenk’in kızı olması bizi hem şaşırtıyor hem de sevindiriyor. O günlerde üç fidan’ın idamı yeni, acısı taze, onlara yakın olanların varlığı teselli edici. Kısa süre içinde o efsane Halit ve Şekibe Çelenk’le tanışıyorum, nasıl güzel bakışları vardı, sıcak, sevecen, anlayan, hisseden bakışları. Zaman içinde yakınlığımız derinleşti, Şekibe teyzem ve Halit amcam. Öyle ki kızımı kucağıma alır evlerine giderdim. Halit amca yakışıklı, dimdik duruşuyla etkileyici, dokunduğu her şey parıltılı, filmin başrol oyuncusu derseniz odur. Eğilmez duruşu, fikrini savunması, şefkatli, yumuşak ve çok kibar. Genç yaşında yitirdiğim amcamın yerine koyuyorum onu. Görüş isteyenler, hukuki metinleri danışanlar, herkese el uzatıyor. Şekibe teyzem, ateş parçası, evi çekip çeviren hem de hiçbir konuyu kaçırmayan çok zeki, her duruma en akılcı çözümleri bulandı. Gözleri sonsuz bir şefkat ve merhametle bakıyor, sevgisini ve öfkesini hiç gizlemez

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here